herseye ve herkese dair birtakım yazılar...

Moskova ve Pekin mi Türkmenistan'ı Kuvveytleştirecek'?

Kategori: serbest

Pazarlık payını yükseltmesi amacıyla genelde soğuk aralık ve ocak aylarında gerçekleştirilen Kuzey Yarım Küre'deki enerji anlaşmalarının, havaların iyice ısınmaya başladığı şu bahar günlerine denk gelmesi ilginç.

Uluslararası dolar sisteminin giderek çözüldüğünü görerek dünyadaki hakimiyetini asker ve silahta yoğunlaştıran ABD'nin aksine Rusya enerjisini, enerjide topluyor. Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna, Polonya ve Litvanya liderlerinin, doğalgaz alanındaki işbirliği için bir araya geldiği dönemde Rusya, yakın 20 yıl için kendi elini güçlendirecek ve kasalarını da fazlasıyla dolduracak bir konum elde etti.

Yeni Türkmen lider Kurbanguli Berdimuhammedov'la yakın ilişkiler kuran Moskova, yakın müttefiki Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev'in de yardımıyla yıllık hacmi 100 milyar metreküpe ulaşacak kadar Türkmenistan gazını 2028 yılına kadar garanti altına almayı başardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Berdimuhammedov ve Nazarbayev arasında, geçtiğimiz cumartesi günü varılan uzlaşmaya göre Hazar kıyısından yıllık kapasitesi 30 milyar metreküpe ulaşacak yeni bir doğalgaz boru hattı döşenecek. Liderler, bu yöndeki anlaşmanın 1 Eylül'e kadar hazırlanması hususunda kendi hükümetlerini görevlendirdiler.

Ülkenin batısındaki Balkan vilayetinden çıkartılan gaz, bir anlamda daha önceleri, çöllerin iyileştirilmesi projesiyle Türkmenistan'a gelen; ancak daha sonra TransHazar'ın fikir babalığını yapan İsrail'in Merhav şirketinin sahibi Yosuf Mayman'ın hayalinin yönünü kuzeye doğru çekecek.

Putin'in tarihe geçecek Orta Asya ziyaretiyle tartışmalı Hazar'ın statüsünde de denklem değişti. İran ve Azerbaycan'ın birbirinden bağımsız kendi başlarına kaldığı ortamda Rusya, Kazakistan'dan sonra Türkmenistan'ı da saflarına katmış oldu. Sovyetlerden kalma ve halihazırda kullanılan Orta Asya-Merkez boru hattıyla yılda 50 milyar metreküplük gaz aktarılabiliyor. Başta pompalama istasyonlarında olmak üzere yapılacak bazı iyileştirmelere bu hattın kapasitesi 70 milyar metreküpe kadar çıkartılabilecek.

İçinde bulunduğumuz yılda 80 milyar metreküplük doğalgaz çıkartmayı planlayan Türkmenistan, iç tüketim ve İran'a sattığı yıllık 5-10 milyar metreküplük kısmının dışında kalanını Rusya'ya gönderiyor.

Putin'in 'Avrupa ve dünyaya daha istikrarlı gaz verebilme girişimi' Nazarbayev'in de 'politik değil de kusursuz ticari bir proje' olarak nitelendirdiği Türkmenbaşı anlaşması , Batı tarafından endişeyle takip ediliyor. Doğalgazın önemli tüketicilerinden Türkiye ise ortalıkta görünmüyor. Zira 'cumhuriyeti kollama' işiyle meşgul, şimdilerde.

Rusya'yı, Orta Asya enerji kaynakları hususunda elini çabuk tutturmaya iten faktörlerin başında sanılan aksine Batı değil de Doğu kaynaklı endişeler geliyor. 2006 yılında Türkmenistan ile 30 yıllık bir gaz anlaşması yapan Çin'in CNPC şirketi, aslında Gazprom'un hızını arttırıyor. Türkmenistan'ın doğusundaki Amu Derya yakınlarındaki yataklardan gaz çıkartıp transfer edecek Çin'e tüm Türkmenistan doğalgazının bile yetemeyeceğini bilen Rusya yönetimi Çinliler işe başlamadan kendi projelerini uygulamaya koyuyor. Saparmurat Türkmenbaşı'nın sağlığında imzalanan anlaşmaya göre 2009'un başında itibaren Çin'e gaz pompalanmaya başlanacak.

Zira Çin alımlara başladığı zaman, Rusya'nın, Avrupa'ya 'istikrarlı gaz sağlama' vaatleri öngörülemez biçimde zarar görebilir. Bunun bilincinde olan Rusya, Türkmenistan'da gaz arama ve işletme yatırımlarını da bir an önce başlatma arzusunda. Doğalgaza saldırı, bu seyirde devam ederse Türkmenbaşı'nın ülkeyi 'Kuveytleştirme' vaadi, ölümünden sonra da olsa gerçekleşme imkânı bulabilecek.

14 Mayıs 2007, Pazartesi

Mirza Çetinkaya-Zaman, Moskova.

09:54 - 15/5/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Demokratikleşme Süreci ve Güvenlik Stratejilerimiz.

Kategori: serbest
Yaklaşık 250 yıldır Batılılaşma ve paralelinde demokratikleşme çabası içindeyiz toplumca. Öyle ki onca reform, değişen hükümdarlar; hatta rejim bile bu çabaların ürünleri olarak görülebilir. Özellikle 80'li yıllarda girilen Gümrük Birliği-Ortak Pazar hadiseleri ve müzakerelerde ciddi ilerlemeler yaşanması, bizi hem Batıya hem de batılı anlamda modernize olmaya sevketti. Aslında 'Modernizmin açmazlar' ve 'Batı uygarlığının yapaylığı' konuşulması gereken konular ama bu fıkranın konusu olmadığı için başlık olarak geçmekte fayda var. Asıl konu; Türkiye'nin demokratikleşmesi konusundaki sancılardır. Özellikle eski sosyalist entelektüellerimizin Türkiye'nin demokratikleşmesi şablonunda İskandinav demokrasilerine yaklaşması gerektiğinden dem vurması; bu bakış açısının anti-tezini de doğurmaktadır. Evet, kabul etmek gerekir ki İskandinav demokrasisi, Dünya'da en tepe noktadır. Ama her ülkenin ve toplumun şartları, jeopolitik,jeostratejik, konumu; demokrasi anlayışıyla direkt-dolaylı paralellik göstermek durumundadır.
  İsveç, Danimarka gibi ülkelerin Ankara kadar nüfusu; Konya kadar toprağı vardır malumunuz. Ve coğrafi olarak 'sorunsuz' bir bölgededirler. İsveç yaklaşık yüz yıldan fazla zamandır kimseyle savaşmıyor bile; hatta 'savaş açılamama' pozisyonu var uluslararası anlaşmalar neticesinde. Haliyle bu ülkelerin demokrasileri ileri düzeydedir. Ama Abd,Rusya,Türkiye gibi ülkeler hem toprak; hem de nüfus bakımından 'büyük' ve 'sorunlu' ülkelerdir. Zira bu ülkelerin demokrasi anlayışları ve yöntemleri de kendilerine hastır. Burada anti-demokratik uygulama ve refleksleri tasvip ettiğim anlamı çıkarılmasın lütfen. Demokrasi; son tahlilde vazgeçilemez ve ihmal edilemez bir olgudur. Sadece şekil ve yöntem bazında farklılıklar gösterir.
 Bugüne kadar hep ithal anayasalarımız olmuş olsa da; bunların kendi dokumuza göre ayarlanması doğaldır. Sonuçta İsviçre Medeni Kanunu'nu kullanıyor da olsak, bizde bir 'İskandinav Demokrasi Modeli' fikri ütopyadır. İtiraf etmeliyim ki benim de ütopyalarımdandı.
 Örneğin son yasal düzenlemeler gereği emniyet aylarca takip ettiği ve baskınla etkisiz hale getirdiği bir çeteyi savcının talimatıyla 2 saat sonra serbest bırakmak zorunda kalıyor. Bu belki bir çok ülkede normalken; bizim gibi çeteleşmelerin ve kanunsuz işlerin yoğun olduğu bir yerde nasıl normal karşılanabilir?
 Elbette AB uyum sürecinde yapılan reform ve revizyonlardan geri dönmemek gerekir ama özellikle güvenlik stratejilerimizde daha hassas olmalıyız diye düşünüyorum. Demokrasinin eşiği diye bilinen İngiltere'de bile; konu kamu güvenliği olunca nasıl bir tavır alındığını herkes bilir. Buradan hareketle;
Gerek silahlı kuvvetlerin,gerekse istihbari faaliyetlerin güçlü ve kararlı bir yöntem dahilinde işler halde olması ve 'yasalar dahilinde' hem iç hem de dış sorunların ve tehditlerin çözümünde aktif bir rol oynaması gerektiği aşikardır. Bu konuda gerek güvenlik kurumlarımıza gerekse yönetim aygıtlarına halkın destek ve yardımı önemli yer tutmaktadır.
 Güçlü ülke olmanın 3 şartı vardır;
-Güçlü ekonomi, Güçlü askeri-istihbari yapılanma, Güçlü DEMOKRASİ.
 
Mutlu ve Özgür bir toplum dileğiyle.... 

16:46 - 13/4/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Statüko Neden Var?

Kategori: serbest
Stükükodan ve sonuçlarından bahsetmeden önce Şahin Alpay'ın Zaman'da kaleme aldığı makalesinden bir alıntıyla başlamak yerinde olacak. 'Demokrasi kişinin düşündüğünü söyleyebilmesidir' diyor Şahin Hoca. Buradan demokrasinin; kişinin istediği fikiri, inancı,siyasal eğilimi seçebilme ve legal yollarla, -yine demokrasi içinde- savunduklarını yayabilme hürriyeti olduğu da anlaşılabilir. Bu Anayasamızda da vardır. Aslında günümüzde hem Türkiye'de hem de Dünya'nın pek çok yerinde demokrasi; dillere pelesenk olan, fakat içi boşaltılan bir kavram olagelmiştir. Demokrasinin ve demokratların karşısındaki en büyük kutup statüko ve destekçileridir. Aynı demokrasi gibi statükoda her yerde mevcuttur-ve demokrasiye nazaran daha tavizsiz desteklenmektedir-. Statüko; varolanı korumak,dışa kapalılık,minimal-maksimal şovenizm, katı ananecilik ve töreciliğe takebül edebilir kavram itibariyle. Zaman zaman köktendinci ve köktenmilliyetçi eylem ve provakasyonlarla da baş gösterek açık toplum anlayışına ve demokrasiye; en önemlisi de kutsal olan 'yaşam hakkı'na kastedebilir.
 Statüko, devletin resmi ideolojisini benimseyen ve onu legal-ilegal yollarla koruma güdüsüyle hareket eden kimselerce sahiplenilebilir. Resmi ideoloji de buna destekçidir. Statüko; basından, resmi-özel kuruluşlara,sokaktaki insandan,sanata kendini her yerde gösterebilir.
Türkiye'de ise statükonun tarihi cumhuriyetin kuruluş dönemine tekabül eder. Bir imparatorluğun yıkılış travmasından sonra kurulan bu genç yapı; hem o dönemin psikolojik sıkıntılarını hem de paranoyalaşan 'bölünme' saplantını bünyesinde barındırır.
Sonuç olarak statüko ve statükoculuk Dünya'nın her yerinde mevcuttur ve ortadan kaldırılması mümkün değildir. Zaten böyle bir şeye lüzum da yoktur. Önemli olan statükonun minimalize edilmesi yoluyla toplum ve devlet yapısındaki psikolojik tesirinin hafifletilmesidir.
Burda devlet kurumları kadar sivil inisiyatife de görev düşmektedir.
İlerlemenin ve Dünya ile iletişim kurmanın,bütünleşmenin yolu da budur zannımca. <******>
Açık ve özgür bir toplum dileğiyle
Sevgiler.

17:30 - 6/3/2007 - yorum {yok} - yorum yaz


Özümsenmemiş Demokrasi.

Kategori: serbest

Haber fazla eski sayılmaz. Almanya'da neo-nazist eğilimli şarkıcı Micheal Regener Berlin Mahkemesince; 'yahudilere ve ülkedeki yabancılara karşı nefreti yaygınlaştırdığı' gerekçesiyle hapis cezasına çarptırıldı. Bu noktada neo-naziler denilen (halk tabiriyle dazlaklar) gruptan dem vurmak yerinde olacak. Bu, çoğunluğunu genç milliyetçilerin oluşturduğu grup; Almanya'nın faşizan kesimini temsil ediyor ve bu görüş ekseninde eylemler,yabancılara saldırılar,kundaklamalar yapıyorlar. Almanya'nın başını bir hayli ağrıtan bu grup ve bunlar gibiler; Dünya'nın heryerinde var. Yani kastım; aşırı milliyetçi-faşist kişi ve gruplar.

 Yalnız haberde ilgi çekici nokta şuydu zannımca. Bahşi geçen şarkıcının serbest bırakılması için eylem yapan neo-nazilere karşı; Alman Hükümeti halkı örgütleyerek karşı bir tepki olarak 'naziler dışarı!' eylemini tertipledi. İki grup birbirine o kadar yakınki birbirlerinden ateş dahi isteyebilirler. Aynı sokağı paylaşan iki karşı grup yani. Polis iki gruba da müdahale etmiyor çünkü buna lüzum olmuyor. Ne kadar faşizm ve şiddet yanlısı söylemleri ve yer yer eylemleri olsa da; neo-nazilerle, 'naziler dışarı' naraları atan grup fiziksel bir çatışmaya meydan verecek hiçbir hareket yapmıyor. Kavga edilmiyor,yaralanan olmuyor,kimsenin burnu bile kanamıyor.

 Elbette gözaltı da yok. İki grup sessizce dağılıyor.

Şimdi bir empati kuralım ve gözümüzün önüne Taksim'de eylem yapan iki karşıt grubu getirelim. Neler olurdu dersiniz? Kan,şiddet,gözyaşı,gözaltı ve huzursuzluk. Hatta kaldırım taşını söküp diğerlerine fırlatan insanlar seyretmedik mi televizyonda.

 Farklı çıplak bir gözle görebilmemiz dileğiyle. Çünkü hazımdan hazıma; demokrasiyi özümsemek anlamında dağlar kadar fark söz konusu.

   Sevgiler.

13:21 - 25/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Fransız öpücüğü ve Konfederal Avrupa

Kategori: serbest

Son günlerde Fransa'nın meclisten geçirdiği 'Ermeni soykırımının inkarının cezalandırılmasının yasalaşması' hadisesi gündemi meşgul ediyor. Haliyle ülkede muazzam bir Fransa karşıtlığı ve Fransız mallarını boykot söz konusu. Fakat zannımca olayın derinlerinde sadece Fransa'nın ayıbı ve devasa lobi faaliyetleri yapan Ermeni Diasporasından ziyade; bir zihniyet tümörü ve siyasal hesaplar vardır.

 Hatta yine son günlerde Hollanda'da 'Süryani soykırımı' hadisesi gündemde. Zaten Türkiye'nin AB sürecinin temel muhalifleri Avusturya,Hollanda ve Fransa'dır. Haliyle bu ülkelerin bu perspektifleri doğrultusunda hamleler yapması şaşırtıcı olmamalı. Asıl hadise; AB'nin konfederal yapısı içerisindeki çatlaklardır. Çünkü başta Fransa olmak üzere Hollanda'da dahil bir çok ülke halkı 'AB anayasasına ret' oyu vermiştir.

 Yani değil AB, Türkiye'nin üyelik sürecinde; anayasal birlik konusunda bile mütabık olamamıştır. Her ne kadar bunda birliğin konfederal yapısının doğurduğu esneklikler ve Fransa'nın kendini 'büyük ağbi' olarak görmesinin payı bulunsa da; günümüzde Avrupalı siyaset bilimcilerce de tartışılan 'AB projesinin akibeti' de mühim yer tutmaktadır. Yani birliğin temeli bile sorgulanmaktadır. Bir kültür ve ekonomi birliği olan AB; pişmemiş bir aşure kıvamında sanki.

Kopenhag Kriterleri'nin ve uyum paketlerinin ülkemizdeki demokrasiye ve devlet yapısındaki reformlara katkıları tartışılmaz bir hadise olsa da; birlik içindeki çatlaklar;üyelik süreci yolundaki hamleleri de muallakta bırakmaktadır.

Dolayısıyla milli bir refleksle tepki gösterilen 'Ermeni tasarısının yasalaşması' mevzusu sadece bir kanun maddesinden ziyade; bir zihniyet ve bu zihniyet doğrultusunda yapılan hamlenin sonucudur.

Sevgiler

13:20 - 18/10/2006 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Tanım

Pardus... Özgürlük İçin... Son Yazılar
- An İtibariyle Türkiye'nin Uluslararası Pozisyonu
- Kalben sanıyorum...
- Ve Geldi Yaz...
- Moskova ve Pekin mi Türkmenistan'ı Kuvveytleştirecek'?
- Demokratikleşme Süreci ve Güvenlik Stratejilerimiz.
- Statüko Neden Var?
- Ağlamak yerine çözüm istiyorum
- Yağmurla akmak ahmaklığa...
- Türkiye'nin Sorunu..
- Kültürsüzleş(tiri)len Toplum